İslami literatürde zaman zaman “fetva ehli” ve “takva ehli” kavramları arasında bir ayrım yapılır ve “fetva ehli değil, takva ehli olmak” esası vurgulanır. Bu ifade, Müslüman şahsiyetinin inşasında öncelikli hedefin ne olması gerektiğine dair derin bir hikmet taşır. İslam, insanların değerini unvanlarına, makamlarına veya sadece bilgi birikimlerine değil; kalplerinde taşıdıkları Allah korkusuna, edep ve ahlaklarına (yani takvalarına) bağlar. Bu makale, Kur’an-ı Kerim ayetleri ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hadisleri ışığında bu iki kavramı derinlemesine inceleyerek, İslam’ın insandan asıl beklediği vasfın ne olduğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır.
1. Fetva ve Takva: İki Temel Kavramın Analizi
· Fetva Ehli: “Fetva”, bir meselenin dini hükmünü açıklamak, sorulan bir soruya İslami kaynaklara dayanarak cevap vermek demektir. “Fetva ehli” ise, bu işlemi yapabilecek derecede ilim sahibi olan, Arapça, fıkıh usulü, hadis ve tefsir gibi ilimlerde yetkin kişileri ifade eder. Bu ehliyet, büyük bir sorumluluk gerektirir.
· Takva Ehli: “Takva”, Arapça “ve-ka-ye” kökünden gelir ve korunmak, sakınmak, kendini muhafaza etmek anlamındadır. Dini terim olarak, Allah’ın emirlerine uyup yasaklarından içtinap ederek, O’nun azabından korunmaya çalışmak demektir. Takva, pasif bir korku değil; Allah sevgisi ve saygısı üzerine kurulu, aktif bir sorumluluk bilinci ve hayatı kuşatan bir yaşam ilkesidir. “Takva ehli” ise, bu bilinci kuşanmış, imanını ahlakla bezemiş müminlerdir.
Mesele, bu iki kavramın birbirinin alternatifi veya rakibi olarak görülmesi değildir. Aksine, ideal olan, “fetva ehli” olan kişinin aynı zamanda “takva ehli” olmasıdır. Ancak, eğer bir tercih yapmak gerekirse, İslami nasların insana asıl kazandırmak istediği vasıf takvadır. Zira ilim, takva ile desteklenmezse sahibine ve çevresine zarar verebilir.
2. Kur’an-ı Kerim’de İnsanın Değer Ölçüsü: Takva
Kur’an-ı Kerim, insanların birbirine üstünlük sağlama iddialarını kesin bir dille reddeder ve üstünlük ölçüsünü sadece ve sadece takva olarak ilan eder:
· “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdar olandır.” (Hucurât Suresi, 49:13)
Bu ayet, ırk, soy, servet, mevki ve hatta dini bilgi temelli tüm ayrımcılık ve üstünluk iddialarının temelini yıkmaktadır. Allah katında bir âlimin bir cahilden, bir zengin bir fakirden, sırf bu vasıflarından ötürü daha üstün olması söz konusu değildir. Üstünlük, o kişinin kalbindeki Allah korkusunun (takvanın) derecesiyle doğru orantılıdır.
Kur’an, takva sahiplerini (müttakileri) övmüş ve onların özelliklerini detaylıca zikretmiştir:
· “Onlar, gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.” (Bakara Suresi, 2:3)
· “Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesin olarak inanırlar.” (Bakara Suresi, 2:4)
· “Onlar, Allah'ın ahdini yerine getirirler ve anlaşmayı bozmazlar.” (Ra‘d Suresi, 13:20)
· “Onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı dosdoğru kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.” (Şûrâ Suresi, 42:38)
Takvanın amellerin kabulündeki rolüne de işaret eden ayetler vardır:
· “Allah, ancak takva sahiplerinin amelini kabul eder.” (Mâide Suresi, 5:27)
Bu ayetler, takvanın sadece teorik bir kavram olmadığını, pratik hayata yansıyan bir dizi ahlaki ve ameli sonuçları olduğunu göstermektedir.
3. Hadis-i Şeriflerde Takvanın Yeri ve Kalbi Doğası
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de birçok hadis-i şerifinde takvanın önemine vurgu yapmış ve onun sadece dışsal ritüellerden ibaret olmadığını, kalpte yerleşik bir duygu olduğunu öğretmiştir. Meşhur bir hadisinde şöyle buyurur:
· “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; fakat kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9)
Bu hadis, zahiri görünüşün ve dünyevi statülerin hiçbir değerinin olmadığını, asıl belirleyici olanın kalbin niyeti, imanı ve takvası olduğunu ortaya koyar. “Fetva ehli” bir kişi, bilgisiyle öne çıkabilir, ancak eğer bu bilgi kalbinde bir takvaya, tevazuya ve Allah korkusuna dönüşmemişse, bu onun Allah katındaki konumunu yükseltmeye yetmez.
Bir başka önemli hadis, takvanın mahiyetini ve pratikteki tezahürünü gösterir:
· Vüheyb b. Verd (r.a.), birisine takvayı sorduğunda adam, “Allah’a şirk koşmamak mı?” dedi. Vüheyb, “Takva sadece şirk koşmamak değildir” dedi. Adam, “O halde günah işlememek midir?” dedi. Vüheyb, “Takva sadece günah işlememek de değildir” dedi. Sonra şu açıklamayı yaptı: “Takva, Allah’ın, kendisine isyan olan şeylerde görülmesini istemediği şeyleri terk etmendir.” (Beyhaki, Şuabü’l-İman)
Peygamberimiz (s.a.v.), takvanın kalpte hissedilen bir şey olduğunu şu sözleriyle ifade buyurmuştur:
· “Takva şuradadır!” diyerek üç defa göğsünü işaret etmiştir. (Müslim, Birr, 32)
4. İlim (Fetva) ve Takva Arasındaki Zarif Denge
Elbette bu, ilmin ve fetvanın değersiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, İslam’da ilim tahsil etmek farz kılınmış, âlimler övülmüş ve toplumun doğru yolu bulabilmesi için fetva verecek ehil kişilere her zaman ihtiyaç duyulmuştur. Kur’an’da, “Bilmiyorsanız, zikir ehline (âlimlere) sorun.” (Nahl Suresi, 16:43) emri verilmiştir.
Ancak kritik nokta, ilimle takvanın birbirinden ayrı düşünülmemesi gerektiğidir. Kur’an, bilgisi olup da onunla amel etmeyenlerin durumunu, “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşıyamayan (içindeki hükümlerle amel etmeyen) kimselerin durumu, koca koca kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir.” (Cuma Suresi, 62:5) şeklinde çarpıcı bir benzetmeyle tasvir eder. Bu ayet, ilmin amele ve takvaya dönüşmemesi halinde sahibine bir fayda sağlamayacağını, hatta onu ağır bir yükün altına sokacağını anlatır.
Peygamberimiz (s.a.v.), ilmin kıymetini ancak onu takva ile mezcedenlerin anlayabileceğine işaret ederek şöyle dua etmiştir:
· “Allah’ım, beni faydasız ilimden, korkmayan (takva sahibi olmayan) kalpten, doymayan nefisten ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım.” (Müslim, Zikir, 73; Tirmizî, Daavât, 68)
Bu dua, “faydasız ilim” kavramını gündeme getirir. Faydasız ilim, kişiyi Allah’a yaklaştırmayan, sadece dünyevi bir çıkar, gösteriş veya insanları küçümseme aracı olarak kullanılan, takvadan yoksun bilgidir. Gerçek bir âlim, bilgisinin kendisini Allah’a daha çok yaklaştırdığını hisseden, tevazuu artan, insanlara şefkat ve merhametle yaklaşan kimsedir.
5. Tarihten Bir Örnek: İmam-ı Azam Ebu Hanife
İslam tarihi, hem “fetva ehli” hem de “takva ehli” olmanın mükemmel bir örneğiyle doludur. İmam-ı Azam Ebu Hanife (r.a.), sadece derin fıkhi bilgisiyle değil, aynı zamanda üstün ahlakı, takvası, ticaretindeki dürüstlüğü ve zalim yöneticilere karşı gösterdiği onurlu duruşuyla temayüz etmiştir. Kendisi, “Bu din, takva ve vera‘ (şüphelilerden kaçınmak) üzere kurulmuştur” sözüyle, dinin sadece bilgiden ibaret olmadığını, onun ancak takva ile ayakta durabileceğini vurgulamıştır. Onun ilmi, takvasının bir sonucu ve tezahürü olmuştur.
Sonuç
“Fetva ehli değil, takva ehli olmak” sözü, Müslüman şahsiyetinin inşasında önceliğin nerede olması gerektiğine dair hikmetli ve uyarıcı bir prensiptir. Bu, ilme ve âlimlere karşı bir tavır değil, bilakis ilmin nasıl ve hangi niyetle elde edilip kullanılması gerektiğine dair bir ölçüdür.
İnsan, “fetva verebilme” yetkisini elde etmeden önce, “takva sahibi olma” erdemini kazanmaya çalışmalıdır. Zira Allah katında değer biçmede ölçü, çok konuşmak, çok bilmek veya çok şeyi mubah gösterebilmek değil; çokça Allah’tan korkmak, O’nun rızasını aramak, O’nun ahlakıyla ahlaklanmak ve yaratılmışlara şefkatle yaklaşmaktır.
Rabbimiz, bizi bilgisiyle amel eden, amelini de takvasıyla süsleyen, ilmini tevazuunun, takvasını da merhametinin ziyneti kılan kullarından eylesin. Bizi sadece “fetva veren" değil, “takva sahibi” olan ve böylece hem dünyada hem de ahirette gerçek kurtuluşa erenlerden kılsın. Âmin.
Kaynakça (Örnek)
· Kur’an-ı Kerim Meali
· Sahih-i Buhârî
· Sahih-i Müslim
· Tirmizî, Sünen
· İbn Mâce, Sünen
· Beyhaki, Şuabü’l-İman
· İmam Gazali, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn